PATARA KENT PLANI





KENT HAKKINDA

Patara’nın kentsel oluşumu ve gelişimi konusundaki bilgilerimiz salt yer dokusunda ve yüzeyde gözlemlenebilen mimari kalıntılarla sınırlıdır. Kent büyüktür; Doğucasarı akropol suru ile Alakür sırtındaki batı “suru” arası ve güneyde liman ağzında yükselen Kurşunlutepe ile kuzeyde kente giriş konumundaki Kısık Geçidi arası alan yaklaşık 100 hektar ölçülür. Doğuda Fırnaz Koyu ya da onun kuzey yukarısından geçen antik suyolu Delikkemer’le sonlanan geniş dağlık alandaki hemen her tepe düzlüğünde yapı kalıntıları vardır; Erentepe’deki en yüksek olanıdır, Ksanthos Vadisi’ne egemen konumuyla da gözetleme işlevli bir “karakol” olmalıdır. Gökdere, Makbara, Yalı, Tavas, Muarönü, Muarkürü, Gemicikönü, Gemicik, Kulaksız ve Gürlen’deki kalıntılar, kent merkezinden uzak olmayan çiftlik yerleşimlerinden kalmadır. Merkezi oluşturan geniş alan, sık bitki örtüsü, bataklık ve kum altındadır; bu doğal doku, kentsel dokuyu gizler.

Tepecik Akropolü’ndeki surlar, düzset sekileri ve -biri parçalanmış- iki semerdam lahitli oda mezar ile Doğucasarı surları ve dört kaya mezarı, belki Adatepe kule duvarı dışındaki diğer kalıntılar Roma ve Bizans Dönemi’ndendir; kent, genel mimari dokusuyla tam bir “Romalı” görüntü sergiler. Ve “Romalılık”, bir Likya Birliği ve Likya Eyaleti, olasılıkla da Likya-Pamphylia Eyaleti başkentinde tiyatrosunun Pompeius Tiyatrosu’na, tapınağının ve anıt mezarlarının Roma tapınaklarına, hamamlarının Pompei hamamlarına, Miliarium Lyciae’sinin Augustus’un Miliarium Aureum’una benzetilişine dek işlemiştir. Bu dokunun bir parçası olan kente girişin simgesi Mettius Modestus Onur Takı’nın, Hadrian Granariumu’nun, sütunlu ana caddenin “Romalılığı” da şaşırtmaz. Bu olgu özellikle, “yazı ve dil, kültür ve sanatın kimliğinde belirleyicidir” öngörüsünü de çürütür; çünkü bir “imparatorluk” olmanın gereği Roma, yazılan yazıya ve konuşulan dile karışmamıştır. Hellence ve Latince çiftdilli yazıtların varlığı, Patara’nın “eyalet başkenti” olmasının bir gereğidir. 

Patara’yı, Ksanthos Irmağı’nın getirdiği alüvyonlarla 15000 yıl kadar öncesinden başlayarak oluşan ve giderek genişleyen delta düzlüğü biçimlendirir. E. Öner’in “günümüzden 3000-2000 yıl öncesinde” öngördüğü jeomorfolojik araştırma sonuçları; Likya’nın bereketi olan, yüreği olan Ksanthos Vadisi’nin en geç Tunççağ başlangıcında Letoon çizgisine genişlemesine engel sayılmamalıdır. Çünkü Patara, anılan zamanla örtüşen “Erken Demirçağ ve Romaçağı”nda artık doğudan karaya Fırnaz kıyısı üzerindeki dar bir sırtla bağlı, kuzeyi ve batısı bataklıklarla kuşatılmış, zor geçit veren dağlık bir yarımada ucunda bir koy olmamalıdır. Kuzeyini kuşatan eskinin “Eşen Körfezi” de, kentin doğal kapısı önemindeki Kısık Geçidi çevresine dek dolmuş, vadiyle organik bağ o zamanlar kurulmuş olmalıdır; çünkü bu oluşum, kent kuruluşunda da belirleyicidir.

TUNÇÇAĞ

Kentin doğal dokusundan, kapsadığı geniş alandan ve çok yüz yıl sürmesi beklenen bir kazının daha başlangıcında oluştan kaynaklanan olumsuzluklara karşın kent gelişimini yüzeyden okuyabilmek bir ölçüde olasıdır: Doğucasarı Akropolü’nün zamansal eskiliği, Hitit yazılı kaynaklarından bilinir. Büyük kral IV. Tuthaliya, Lukka seferinin anlatıldığı Yalburt Kaynak Tapınağı orthostatlarına kazılı Luvi hieroglifinde, “Patar Dağı’nın karşısında adaklar adadım, armağanlar verdim, steller diktim, tanrılara (evler) yaptım” derken, o dağın kente, denize ve Ksanthos Vadisi’ne egemen konumdaki Doğucasarı olduğu sanılır. Çünkü “Dağ’a karşı”durduğu yer, batı topuğundaki Patara Limanı’na çok uyar; ve çünkü Patara’da dağ tanrılığına kutsal olan mihraplar, hem de dört örneğiyle, salt orada oyulmuştur kayaya. Yerleşime değgin yoğun izler vermeyişi, buna karşın dar doruk düzlüğüne -belki bir pagan tapınağı üzerine- bir bazilikanın ve bir kilisenin sığdırılışı ancak o “Dağ”ın kutsallıkta gelenek sürüşüyle açıklanabilir. Patara geç zamanlarında o “Dağ”ın eteğinde ve topuğunda kentleşir ve  Hesychios, Patara’nın “hem dağ ve de kent olduğunu” yazar.

Tepecik Akropolü’nün zamansal eskiliği öncelikle konumundan bilinir; yerleşimin kentleşmesini borçlu olduğu Likya’nın ana limanı kıyısından bir “höyük” biçiminde yükselişinden. Çünkü halicin kuzeyden, batıda yarımada ve kuzey doğuda Tepecik topuğu arasına dar bir geçitle sokularak oluşturduğu İçliman, “liman içinde liman” korunaklığıyla hiç kuşkusuz ilk Pataralı’nın da sığınağı olmuştur. Tepe sırtının halice inen batı aşağısında az bir dilimiyle korunabilmiş olan savunma duvarının Hattuşa surlarına benzeyişi ve batı eteğinde bir denek kazısıyla kayalık taban üzerinde ele geçen birkaç çömlek parçasının Orta Tunççağ özellikleri içermesi de Tepecik’te “ilk yerleşimin” arkeolojik kanıtlarıdır; doğu etekte yapılan gömüt kazıları sırasında son kültür katmanından gelen bir taş balta ise, gene Demirçağ öncesi bir zamanın kanıtıdır. Likya kıyılarında seyreden her geminin kesin uğrak yeri olarak Patara, öngörülen Tepecik kazılarıyla bu çağda Ege ve Akdeniz’de yaşanan Doğu-Batı ilişkilerine ve Anadolu bağlamında tartışılan Lukka-Likya aynılığına, beklenen çift dilli yazıtlarla da Likçe’nin çözümüne değgin sorunları çözebilecek önemdedir.  

GEOMETRİK'TEN KLASİĞ'E DEMİRÇAĞ

Tepecik Akropolü’nde Erken Demirçağ, gene doğu nekropolünde açılan gömütlerin kaya tabanında ele geçen yamaçtan akma çömlek parçaları arasında birkaçının “Protogeometrik çember” örgeleriyle başlar. Onun zamansal sürekliliği, yüzeyden derleme pişmiştoprak malzemenin İÖ. 7. yüzyıldan başlayan biçim ve biçeminde tepenin güney topuğunda az bir yeriyle korunabilen çokgen biçimli düzgün taşlardan oluşan surun Geç Arkaik-Erken Klasik evreye, tepe düzlüğünün kuzey kenarını doğuya doğru sınırlayan dikdörtgen biçimli ve çerçeveli taşlardan oluşan surun da Geç-Klasik-Erken Hellenistik evreye özgü örgüsünde; kuzey yamaçtaki kaya gömütü ile güneydoğu topuktaki semerdam lahitli iki oda gömütün varlığında izlenir. Tepecik Akropolunun hemen ortasında yer alan yapı kompleksinin güneyinde konumlanan sarnıcın içerisinden gün ışığına çıkartılan seramiklerin, sarnıcın mimari formuyla çağdaş olarak Geç Klasik Döneme ait olmaları da bunu pekiştirir. Ayrıca bu tarz Klasik Dönem yapıların varlığı, Akropolün güney yamacından da bilinmektedir. Başkaları, Luvi-Lukka sanatının niceliği de dahil, artık başlamayı düşündüğümüz kazıları bekler. Bir başka beklenen, Klasikçağ yerleşiminin salt Tepecik’le sınırlı kalmış olamayacağıdır. Çünkü bu tepenin kuzey, özellikle de doğu yamaçları kayalık dokusuyla yerleşime olanak vermez, genelde gömütlere ayrılmıştır; güney ve batı yamaçlar ise Likya’da “ana liman” ve Ege’de “Apollon Önbilicilik Ocağı” önemindeki bir kent yerleşimi için çok dardır; oralara sığmaz. Varlığını Herodot’tan (I,182) bildiğimiz Apollon Tapınağı belki Tepecik’in kuzey topuğunda, Kaynak Kilisesi’nin altındadır. İç liman’ı her yandan kuşatan alanın bütününde, Tepecik’in batı ve güney topuğundan yarımada ucuna uzanan düzlük üzerinde de, salt limana ilişkin bir yapılaşma aranmamalıdır. Onun yay biçimli güney kıyısına kurulan Ortaçağ Kalesi içindeki “Kadın”- Kilisesi’nin üzerine oturduğu, tabanı mozaikli bir Romaçağı villası ve kale arkasında yüzeyden derlediğimiz Arkaikçağ çömlek parçaları bu öngörüyü belgeler; bunu Klasik bir surun sürekliliği içinde belgelemek ise şimdilik mümkün değildir.

HELLENİSTİK DÖNEM

Klasik Patara için mümkün olmayan, görkemli bir surla Hellenistik kent için mümkündür. Doğucasarı doruğunda genişliği 3,50 m’yi bulabilen güçlü bir yapıdadır; nitelikli işçiliği ve örgü tekniğiyle Priene surlarını anımsatır, bu nedenle de Geç Klasik’ten önceye tarihlenemez. Patara’nın İÖ. 3. yüzyıl başlarında Ptolemaios’larla Likya’nın önder kenti konumuna geçmesiyle eşzaman olmalıdır; İskender öncesinde, özellikle de ara zamandaki kargaşa dönemi sırasında, örülmüş olması çok zordur. Çünkü kuzeyden bir yay çizerek Tak’ın oralarda Tepecik suruna birleşmesi; M. Kunze’nin saptamalarına göre güneyde, yer yer ve çok az korunabilmişlikle zor izlenebilen çapraz bir açılımla, belki tiyatronun arkasından Kurşunlutepe’yi aşması uzun bir yoldur. Simgelediği güce koşut bir büyük kral desteği gerekir ve Ptolemaios’un, karısı ve kızkardeşi Arsinoe’nin adını verdiği bu liman kentini nasıl önemsediği ve cömertçe imar ettiği, Strabon’dan (XIV, 666) bilinir. Geçmişte kazanılan bu ayrıcalığı gereğidir ki Livius (XXXVII, 15) Patara’yı, İÖ. 2. yüzyılın hemen başlarında, kentin Seleukos’lara el değiştirmesinden az zaman sonrasında, Likya’nın “caput gentis”i diye yüceltir. Ve geçmişten gelen bu önemi gereği Patara’nın, Likya’nın Rhodos’a karşı bağımsızlığını, Roma’ya karşı özerkliğini kazandığı İÖ. 167 yılıyla birlikte Likya Birliği’nin başkentliği onuruyla onurlandırılmış olması şaşırtmaz.

Güney-kuzey doğrultusunda Kurşunlutepe-Tepecik ile doğudan batıya Doğucasarı etekleri-haliç arası alana yayılan kent merkezinde Hellenistik Patara’dan özgün tek bir yapı yoktur. Tiyatronun Hellenistik kökeni, konumunda ve yalın girişleriyle biçiminde; doğu girişindeki analema duvarına kazılan Tiberius Dönemi yazıtın onarıma ilişkin içeriğinde okunur. Bouleuterion ise en geç, Patara’nın Likya Birliği başkentliğine getirildiği zamanda ve farklı bir biçimde orada olmalıdır. Kurşunlutepe doruğuna oyulan dev boyutlu bir kaya sarnıcının da, G. Bean’in öngördüğü gibi, Hellenistik kökenli olduğu düşünülür. Ptolemaios’ların yüz yıllık gözdesinden ve ardından gelen birlik başkentliğinden devlet anıtlarına değgin başkaları da olmalıdır. Onlar ya Roma kalıntıları altında ya da kum ve toprak altında, bataklık içinde günyüzüne çıkacak zamanı beklemektedirler. Doğucasarı’nın batı yamacında kent odağına ve halice bakan yamaç evler Hellenistik Dönem’de oradaydı ki tapulu tarla olarak kazılamayan, ekilerek ve sulanarak büyük tahrip gören o alanda rastlantıyla yüzeyden toplanabilen buluntular arasında, örneğin, mermerden küçük bir Ptolemaios başı da vardı. Ve bu “müstesna” buluntu tek başına, villalardan beklenenlerin niteliği ve niceliğinin bir habercisidir.


ROMA DÖNEMİ

Miliarum Lyciae, özgür Likya’nın İS. 43 yılında Claudius’la bir Roma eyaletine dönüştürüldüğünü ve yeni yönetsel yapılanmayla görevli ilk Genel Vali’nin Quintus Veranius olduğunu yazar. Likya’nın üçbir yanına dağılan yollar Patara’dan başlar. Anıt, İçliman’ın güneydoğusunda ve devşirildiği yere yakın, limanı gören bir meydana dikilmiş olmalıydı; ve burada varlığıyla artık kesindir ki, Patara birlik başkentliği yanısıra yeni eyaletin de başkentidir; büyük olasılıkla İS. 74 yılında Vespasian’la Likya ile Pamphylia birleştirildiğinde, çifte eyaletin de başkenti olmuştur.

Ve halicin doğu yakasında Hellenistik Dönem’den “miras kalan” bir alan, Doğuyaka, yerleşime dar gelmiş; kent, Batıyaka’ya genişlemiştir. Hadrian ve Sabina’nın adlarını taşıyan granarium tek başına, buranın ticaret amaçlı kuruluşuna ışık tutarken; bu işlev “granariumun gerisinde büyük bir alanı çevreleyen ve etrafı dükkan şeklinde bölmeleri seçilebilen yapı kalıntılarıyla”, C. Bayburtluoğlu’na göre, “kuvvetle muhtemeldir ki ortada büyük bir meydan oluşturan agora kalıntısıyla”, belgelenmiştir. Patara’nın Roma tapınağı benzeri on kadar tapınak gömüt arasında en görkemlisinin pseudoperipteros planıyla granariumun hemen kuzey yanında konumlanabilmesi, Batıyaka’nın diriler ve ölüler dünyası için ortak öneminin de bir ölçütüdür. Arkalarda küçük boyutlu başka anıt gömütler de vardır ve nekropol, biçimde farklı zengin mezar tiplemeleriyle kıyı boyu Gelemiş’e doğru uzar, halici kuzeyden dolanarak doğuda Köklük ve Günlük’dekilere birleşir. Alakür sırtındaki, çoğu Aslanlı Tapınak Gömütü gibi 1986 yılında kooperatifler için açılan “kumsal yolu !” uğruna temelden yok edilen, yoğun yapı kalıntıları ile haliç arasında nasıl bir mimari doku vardı, doğal örtüsü içinde izleyebilmek olası değildir. Bütünlenebilir duvar dizgileri az olsa da, taşlık dokusu ve tatlı bir eğimle yükselen yamaçta sıkça oluşan düzlükler, burada Roma zamanında -seyrek de olsa- bir yerleşim beklentisini güçlendirir. Batıyaka’da doğuda liman kıyısı ile batıda Alakür sırtı yoğun bir yapılaşma gösterirken; arada kalan, yapılaşmaya uygun geniş bir alanın “boş” bırakılmış olmasını düşünebilmek zordur. Çünkü bu alan ayrıca, sırtta salt kuzey-güney yönünde gözlemlenebilen “1,50 m. kalınlığındaki bir sur döşemiyle” sanki koruma altındadır. Alakür sırtının Ksanthos Vadisi’ne açılan batı kenarında ve “sur”un dışında, düzset duvarları ve üzerindeki geniş düzlüğüyle somut izler veren kalıntı, Doğucasarı’nın güney yamacındakine benzer dokusuyla da bir yoldur; batı yakayı doğrudan Ksanthos Vadisi’ne bağlayan, arabalar için yapılmış bir “ticaret yolu” olmalıdır.

Roma kentinin sınırını doğu yakada Hellenistikçağ suru çizer ve Romaçağı kent dokusu Hellenistik dokuyla örtüşür; erken dönem yapılarından iz bulunmaması belli ki bundandır da. Devlet yapılarının çoğunlukla konumlandığı kent merkezine ve korunaklı İçliman’a sahiplikle burası hiç kuşkusuz Hellenistik zamandan miras kalan kent yaşamında belirleyici önemini sürdürmektedir. Batıda tiyatro ve Likya Meclisi, kuzeyde Vespasian Hamamı ile sınırlanan ve de hamamın batısındaki Güney Kapı’yla limandan gelen ana caddeye açılan geniş düzlük, Devlet Agorası olmaya çok uyar; çünkü Güney Kapı’nın konumu Efes Agora Kapısı’nı çağrıştırır. Dört hamam, üç stoa, antik kaynaklarca bildirilen sekizden günümüze kalabilen tek tapınak, Hurmalık caddeleri, Miliarium Lyciae, Marciana ve Anassa tapınak mezarları, Mettius Modestus Onur Takı, belki “Leto Hurmalığı” kent merkezinde ayakta kalabilen ya da kazıyla günyüzüne çıkarılan ya da yazıtlarıyla bilinen diğer önemli Romaçağı kalıntılarıdır. Ortaçağ Suru arkasındaki alanda, Korinth Tapınağı’nın güneyinde, büyük orthostatlar ve mimari bezeklerle göze çarpan büyük kalıntının bir tapınak olma olasılığı çoktur; surun batı ucunun güneyinde halice uzanan burun üzerinde  de, sonradan bir kiliseye dönüştürülmüş olan bir tapınağın varlığı kesindir. Ortaçağ suru içindeki “Kadın”-Kilisesi’nin Roma zamanından nitelikli bir mozaik taban üzerine oturması, ele geçen yüzey buluntularıyla bir arada, bu alanın en geç Klasik Dönem’den beri yerleşim amaçlı olarak kullanıldığını düşündürür; çünkü Roma’nın Doğucasarı eteğindeki yamaç evleri de erkenleriyle örtüşmektedir. Tepecik’in batı topuğundaki Liman Bazilikası ile kuzey topuğundaki Kaynak Kilisesi, biri büyük olasılıkla önbilicilik işlevli, erken tapınaklar üzerine oturmuşlardır. İzlenebilir korunmuşlukta olan ve onarılarak yeniden kullanılan Hellenistik kökenli Doğucasarı kuzey suru, beylerinden kopmama geleneğinin bir gereği olarak iki tapınak gömütle bir sunak gömüt dışında, Roma Dönemi’nden her türden gömüt yapısını da dışarıda bırakır.

Patara, Roma Dönemi’nde salt batıya değil, kuzeyde de genişler; adı şimdilerde “Bodrum” olan tepe düzlüğüne. Karşılıklı duran ve güneydeki ev biçimli olan iki tapınak gömüt ve üzeri yanyana çift lahitli bir oda gömütle görselleşen bu düzlükte yerleşim de olmalıdır; değilse düzlüğün batıda kalın bir surla korunma gerekliliğini anlayabilmek zorlaşır. Tapınak mezarın kuzey ilerisinde büyük oranda sağlam kalabilen bir zeytinyağı işliği, alanın çiftlik yerleşimini usa getirir. Doğusunda, İbri Köprüsü’nün de konumlandığı su yolu vardır. Özellikle güney ve batı yamaçlarda yoğunlaşan, kullanımı uzun süreli yer altı oda gömütler, Geç Hellenistik aileleri Erken Roma nesliyle birleştirir. Tepenin halice inen batı yamacında iki kaya gömütü ve topuğunda Roma tapınağı benzeri anıtsal üç tapınak gömüt bulunur. Kent merkezini güneyde sınırlayan Kurşunlutepe üzerinde de muhteşem konumu ve mimarisiyle bir tapınak gömüt daha ayaktadır; tepenin liman ağzına bakan batı yamacı da nekropoldür.
 

BİZANS (DOĞU ROMA) DÖNEMİ

Kentin, başkentliği sürdürdüğü  İS. 4. yüzyılda Hıristiyanlığın başlangıcındaki önemi üç büyük din adamının kimliğinde okunur: 325’teki İznik Konzili’nde Likya’nın tek imza yetkilisi olan Piskopos Eudemos’un, 381’deki Konstantinopel Konsüli’ne katılan II. Eudemos’un ve de erdemli öğretisiyle 1700 yıl boyu tüm insanlığı “baba” sevecenliğiyle kucaklayan, onlara umut olan Aziz Nikolaus’un kimliğinde. Şimdilik yüzeyden bilinen dört bazilika ve sekiz kilise, İS. 500 dolaylarından 15. yüzyıl içlerine dek uzanan bir zamanda Patara’nın yeni bir dine inanıldığında da limanıyla süren öneminin somut bir resmini çizer. Doğu kentte Kısık’tan denize ve Doğucasarı’dan halice, basılan ve kazılan her bucakta Bizans izine rastlanması bu nedenle de şaşırtmaz; acıdır ki “Altınçağ”ın uğradığı çok büyük tahribat da şaşırtmaz. Tapınakların üzerine bazilika ve kiliselerin yapılmış olması, kutsallığın gelenekselleşmesi nedeniyle beklenir; belki stoa dükkanlarının konuta dönüşmesi de beklenir. Beklenmeyen, Tepecik Doğu Nekropolü’nün bile sanki yerleşime açılmasıdır ve kendi ölüsünü kentin her yerine gömmesidir. Batıyaka’da Bizans Çağı tahribatı yoktur, çünkü halicin ötesine geçilmemiştir. Binlerce kamyon dolusu kumun altından günışığına çıkartılan deniz fenerinin deprem sonucu yıkıldığı şekilde ele geçmesi, bu durumun en güzel kanıtlarındandır.         

Çünkü Patara’da asıl yıkım, ilk zorunlu küçültme eyleminde kent merkezinin ortasından geçirilen sur ile başlar; Erken Bizans Suru’yla: Batıda haliç surundan çıkar, oturma sıralarını bile kullandığı Likya Meclisi’yle bütünleşerek ve tiyatroyu dışta bırakarak kuzeye iner ve gene bloklarıyla örüldüğü Güney Kapı’yaaz kala doğuya döner, az ileride Vespasian Hamamı’nın güney ve doğu duvarlarıyla birleşir tekrar kuzeye yönelir; Marcia Tapınak Gömütü, Miliarium Lyciae gibi çevresinde bulunan tüm anıtların devşirme malzemesiyle örüldükten sonra Hurmalık’a az kala batıya dirseklenir, Korinth Tapınağı’nın az ötesinde İçliman’ı Opramoas Stoası ile birlikte güneyden ve yarımada kıyısında batıdan dolanarak tekrar haliç suruna karışır. İçerdiği her türden sayısız nitelikli malzeme; sütunlar, yontular, sunaklar, steller, arşitrav ve friz parçaları, bu duvarın Patara’ya ödettiği bedelin ağır blançosunu verir. “İS. geç 5. yüzyıl ya da 6. yüzyılın 2. çeyreğinde yapılan iki bazilika, sur kuşağının dışında konumlandığına göre” bu yıkım eyleminin İS. 6. yüzyıldan önce gerçekleşmiş olması zordur. Limanı ve başkentliğiyle benzer dokuda ve önemdeki bir Efes yerleşiminde yaşandığı gibi, savunma zorluğu nedeniyle kenti küçültme zorunluluğu Arap akınlarının acımasızlığından ve sürekliliğinden kaynaklanmış olmalıdır ve duvar İS. 7. yüzyıl içinde örülmüş olmalıdır. Çünkü Likya Araplar’ın özellikle gereksindikleri sedir ormanlarının yurdu olarak ve Patara Likya’nın ana limanı olarak, bu kent, olayın tam da odağındadır. Tepecik’i güney yamaçta ve Bodrum’u tepe düzlüğünde doğu-batı olarak ikiye bölen kalın surlar da ilkel yapılarıyla bu geç zamanı düşündürür. 

Ve Patara daha geç bir zamanda, Ortaçağ’da, ikinci ve son kez küçülerek İçliman’ın güney kıyısında çokgen biçimli dar bir alana çekilir. Kuzey suru içine açılan büyükçe bir kapıyla da, İçliman’ı batıda sınırlayan ve bir dil gibi uzandığı haliç içindeki konumu nedeniyle her dönemde bir surla korunmuş olan yarımada ile bu Geç Bizans kalesi arasında organik bir bağ kurulduğu sanılır. Yarımadayla genişlemiş olsa bile, bir zamanların başkentini sıradan bir “kent” olarak nitelemek bile mümkün değildir; bir liman kasabasıdır artık. Erken Bizans Suru’ndaki gibi nitelikli olmasa da, kullanılan örgü malzemesi gene devşirmedir. Güneydoğu köşesine bir burç gibi Likya’nın en iyi korunmuş dinsel yapısı önemindeki Korinth Tapınağı’nı alan bu Ortaçağ yerleşimi, M. Kunze ve ekibinin kazı ve araştırma sonuçlarına göre, İS. 12. yüzyılda kurulmuş olmalıdır. Küçülme nedeni bu kez salt Arap akınlarından bezginlikle kenti terkediş değil, kentin varlık nedeni olan limanın işlevini giderek yitirmeye başlamasıdır da. Ksanthos Irmağı’nın oluşturduğu kum, halicin ağzını büyük gemilerin geçebilemeyeceği boyutlarda tıkamış olmalıdır. Çünkü sur içindeki en geç buluntular İS. 15. yüzyılı verir ki, bunun anlamı kuruluştan 300 yıl kadar sonra halicin denizle bağlantısının tümden kesildiği ve ”limansız” bir Patara’nın 16. yüzyılda artık yalnızlığa gömüldüğüdür. Olasılıkla İÖ. 3. binyılda liman için kurulan, onunla zenginleşen ve onunla 500 yılı aşkın bir süre Likyalı’ya başkent olma onurunu taşıyan bir kentin, varoluş nedeni ortadan kalkınca yok oluşu da doğaldır.

Ortaçağ hisarı kendi içine kapalı bütünlüğü içinde kendine yetebilecek bir yaşam ortamı oluşturmuştur. Güneyde İçliman’a inen bir kızak yeri, doğuda tapınak önünde üç gözlü ve tonoz örtülü büyük bir sarnıç ve de biri büyük boyutta üç kilise, yüzeyden seçilebilenler arasındadır; Suriçi Büyük Kilise çevresinde olduğu gibi Korinth Tapınağı’nın önü de bir nekropol görüntüsü sergiler. Kunze’nin sözlü deyişine göre kuzeybatıda konumlanan anıtsal kalıntı, M. Kunze’nin yayınlanmayan gözlemlerine göre, bir nympheum olmalıdır. Yarımada gibi burası da bir taş yığıntısı görüntüsü sergiler ki, nicelikleri belirlenemeyenler arasında konutlardan başka yapıların da bulunduğu kesindir. Yarımada’da da, çevresini kuşatan ve İçliman-haliç arasında onu ortadan ikiye bölen, surlardan başka bir sarnıç ve bir de küçük kilise kalıntısı ayırt edilebilmektedir. Yarımada ucundaki burca yaklaşık 10 m uzaklıkta duran ve “sur” gücünde olan duvar kalıntıları, İç liman girişini koruma amaçlı olmalıdır. Çünkü duvarın ötesi, bir tapınağın üzerine oturan Liman Bazilikası ile Tepecik’e birleşir ve bu “sur” kalıntısı, İçliman’ın halice her dönemde salt dar ve korunaklı bir girişle bağlandığını tanıtlar.

Ve belki çok az kent Patara gibi bir Tepecik Akropolü’yle Tunççağ ve Erken Demirçağ’a girer, Doğucasarı surlarıyla Hellenistik ve Roma çağlarına genişler, kentiçi surlarıyla ilkin Erken Bizans’ta, ardından Ortaçağ’da iki kez küçülür; ve çağları yoğunlukla farklı alanlarda ve değişik kalelerde yaşar...

Patara Özel Çevre Koruma Bölgesi Metni için Tıklayın!!!

[Ana Sayfa] [Kent Hakkında] [Yapılar] [Yayınlar] [Foto Galeri] [Bilim Ekibi] [Kazı Yıllıkları] [Projeler] [Destekleyenler] [Linkler] [İletişim]

Tasarım: Erkan DÜNDAR
Patara web sitesinde yayınlanan fotoğraf, makale, yazı, doküman, animasyon ve grafikler, izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz, yayınlanamaz. Telif ve mülkiyet hakları saklı kalmak koşuluyla, kişisel ve ticari olmayan kullanım amaçlarıyla bu sitenin olanaklarından yararlanılabilir.
  2007 © Copyright Patara Excavations